Hotic mezhepler çok derin bir mevzudur. Kısaca geçiştirmek mümkün değil. Bu sebeple elimden geldiğince detaylı bir şekilde açıklamaya çalışacağım. İnşallah sorularınıza cevap bulursunuz 🌺
Kur’an bizim hayat kitabımız olsa da 600 sayfalık bir kitapta her detayın yer alması mümkün değildir. O bize bir hayat nizamı sunar, imanımızı şekillendirir ve bu iman üzere bir disiplinle hareket etmemizi sağlar. Bunun dışında kalan kısımlarda ise hayatımızın her detayına kadar bilgiye yer vermez. Bunun için bize örneklik sağlayacak bir peygamberimiz var. Allah dileseydi sadece Kur’an’ı indirirdi fakat o bunu şerefli bir peygamber aracılığıyla bize göndermeyi murad etti. Birçok ayette de Allah’a ve Rasulüne itaat etmemiz gerektiğini buyurdu. İşte Kur’an’da bulamadığımız detaylar için bu sebeple ikinci kaynak olarak muhakkak sünnete bakarız. “Kur’an bize yeter” diyenlerin mantığı fazlasıyla tehlikeli ve yanlıştır. Kur’an bize yetecek olsaydı nasıl namaz kılmamız gerektiğini nereden bilecektik? Kur’an’da sadece beş vakit namaz emri vardır ama nasıl kılınacağına dair tek bir ayet bulmamız mümkün değildir. Kur’an ve sünnette bulunmayan hükümler için bu defa “Kıyas” yoluna gidilir. Peygamberimizin yaşadığı dönem ile sonraki dönemler pek tabi ki bir olmayacaktır. İlerleyen zaman içerisinde çok daha farklı şeyler insanların hayatına girdikçe yeni soru işaretleri oluştu ve bunların cevabını ayet ve hadiste bulamadılar. Böyle durumlarda birbirine benzerliği olan hükümlerle kıyas yapılır. Kıyas yapılacak hüküm de bulunmazsa ictihad yapma yeterliliğinde olan müctehid alimlerin ittifak halinde olup olmadığına bakılır ki buna da “İcma” denir. Kur’an en büyük ve temel kaynağımız olsa da dinimizi sadece “Kur’an yeter” ile sınırlı görmek hakikaten çok sığ bir bakış açısıdır. Doktorluk için tıp ilmini okumak gerektiğinin ziyadesiyle farkında olan insanlar mesele din olunca neden bunun da bir ilminin olduğunu kabul etmiyorlar? Din herkesin ulaşabileceği bir kaynak olsa da alim olmak herkesin elde edebileceği bir konum değildir. Nasıl herkes doktor olamıyorsa herkes alim de olamaz. Hasta olanın doktorun yanına gitmesi gibi ilimde yeterli donanımı olmayanların da yeterli donanımı olanlara gitmesi gayet doğal ve olması gerekendir. Yoksa “bana sadece Kur’an yeter” demekle ancak kendimizi kandırmış oluruz çünkü böyle birşey mümkün değildir. Peygamberimizin alimlerle ilgili söylediği birçok sözü vardır, burada tek bir tanesini paylaşmanın alimlerin önemi ve değerini anlama noktasında yeterli olacağını düşünüyorum: “Âlimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan büyük bir pay almış demektir.”
Gelelim mezhep mevzusuna, dört hak mezhep vardır ve hepsinin ortak kaynağı Kur’an ve sünnettir, inanç noktasında hiçbirinde farklılık yoktur, sadece amelî konuların teferruat kısımlarında farklılıklar vardır. Peki bu farklılıklar neden var? Peygamberimizin ibadetlerinde bazen bir şekilde bazen başka bir şekilde davranması mezheplerin ana farklılıklarını oluşturur. Peygamberimiz bazen namazlarda kıyamda sadece ellerini birbirine bağladığı halde bazen tüm kolunu saracak şekilde durduğu da olmuştur. Ya da bazen ayaklarının arasını az açtığı halde bazen çok daha açık tuttuğu olmuştur. Bir mezhep ilkini almış diğer mezhep ötekini almış, o yüzden ikisi de yanlış değildir. Buna benzer yüzlerce örnek vardır. Mesela abdesti bozan hükümlerin farklılık arz etmesinin sebebi şudur: Bir gün peygamberimizin elini kanıyor ve Aişe validemiz peygamberimizin eline pansuman yapıyor. Bu olaydan sonra peygamberimiz abdest alıp öyle namaz kılıyor. Yani ortada abdest bozacak bir durum yaşanmış ama buna neyin sebep olduğu belli değil. İşte müctehid alimlerden biri peygamberimizin elinden kan geldiği için abdesti bozuldu demişken bir başkası, eşi ona dokunduğu için abdesti bozuldu diye hüküm vermiştir. İkisine de yanlış diyemiyoruz çünkü ikisi de mümkündür. Peygamberimizin vefatından sonra sahabe neslinden bir sonraki nesil olan tabiin döneminde çıkıyor mezhepler. Yani peygamberimize çok yakın bir dönemde. Peki peygamberimiz zamanında niye yoktu? Çünkü hayattayken akla takılan bütün sorular ona sorulup cevabı bulunabiliyordu. Sonra ne oldu? Hemen sahabe döneminde yani bizzat peygamberimizin talebeleri olan gökyüzündeki yıldızlara benzetilen sahabiler bile fıkıh konusunda kendilerinden daha iyi anladıklarını düşündüklerinin yolundan gittiler. Çünkü fıkıhtan herkes aynı şekilde anlayamaz, peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakih (fıkıhtan anlayan) kılar”. Yani dinde fakih olmak herkese nasip olan bir mertebe değildir. Peygamberimizin vefatından sonra en çok fetva veren yedi sahabi vardı, bunlardan biri Hz.Aişe’dir ki kadınların gelebileceği üstün noktayı göstermek açısından oldukça manidardır. Diğer sahabiler bu kişilere gidip fetva sorarlardı. Sahabe neslinden sonraki tabiin neslinde bu ihtiyaç çok daha fazla ortaya çıktı. Bu yüzden birçok fıkıh ekolü ortaya çıktı, birbirinden değerli müctehid alimlerin meclislerinde nitelikli talebeler yetişti fakat bütün ekoller uzun süreli tutunamadı, bunlardan günümüze kadar ulaşan dört tane ekol kaldı biz de bu sebeple dört hak mezhepten söz ediyoruz.
Mezheplerin olması dinin zenginliğindendir. Allah dileseydi ictihad kapısını kapalı tutardı fakat Rabbimiz böyle murad etmedi. Detay kısımlarını fakih (fıkıhla ilgilenen) kullarının vereceği kararlara bıraktı ki bu şekilde farklı hükümler ortaya çıktı ve doğru tek olmadığı için zaruri durumlarda kendi mezhebimiz dışında kalan diğer mezhep görüşleriyle hareket edebiliyoruz. Öyle olmasaydı birçok meselede ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalırdık. Allah müctehidlere öyle bir pâye vermiştir ki müctehid araştırma ve düşünmelerinin sonucunda yanlış bir hükme varsa bile ona sevap veriyor, eğer isabetli bir hükme varırsa o zaman iki kat sevap veriyor. Yani müctehidin hatası bile Allah katında kıymetlidir.
Peki mezhepsiz bir şekilde dini yaşamak mümkün müdür? Eğer Kur’an’ı baştan sona ezbere biliyorsak, Kur’an’ı yorumlayabilecek kadar derin bir arapça bilgimiz varsa, hangi ayetin hangi sebep üzerine indiğini, siyak-sibak kapsamında ayetin öncesi ve sonrasıyla olan bağlantısını doğru şekilde kurabiliyorsak, bir ayetten çıkarılacak birden çok anlamı geniş perspektifle görebiliyorsak, hafızamızda binlerce hadis ezberi varsa, bunları ravileri ve sıhhat dereceleriyle biliyorsak, herhangi bir hüküm sorulduğunda binlerce ayet ve binlerce hadis arasından konuyla ilgili olanları sunup en ince detayına kadar değerlendirebiliyorsak, kısacası müctehitlik seviyesinde bir ilmî donanıma sahipsek elbette bir mezhebe bağlı olmadan dinimizi yaşamak mümkündür. Fakat kendimizi bu kriterde göremiyorsak (ki ömrünü ilme adamış alimler bile kendilerini müctehid vasfında görmeyip bir mezhebe bağlıdırlar) o zaman mezhepsiz olma düşüncesinin bize hayır getirmeyeceğini bilmemiz gerekiyor.
Peki neden sadece zaruret halinde mezhepler arasındaki görüş farklılığından yararlanabiliyoruz? Keyfî olarak kolay olan hükümle hareket etmenin dindeki yeri nedir? Her mezhepten kolayına geleni seçip ona göre hareket etmeye “telfik” denir ve telfik hüküm olarak caiz değildir. Çünkü böyle bir hareket farklı mezheplere göre birbirine zıt konuları bir arada yapma sayılır. Örneğin abdestini hanefi mezhebine göre alan kimsenin niyet etmese de abdesti geçerlidir. Çünkü bu mezhebe göre niyet abdestin farzlarından değildir. Fakat bu kişinin aynı mezhebe göre başının dörtte birini meshetmesi gerekirken bu hususta şafi mezhebine uyarak başının dörtte birinden azını meshederse (şafi mezhebinde başın az bir kısmını meshetmek yeterlidir), bu abdest tamamlanmış sayılmaz. Böyle bir davranış “telfik” sayılacağından caiz değildir. Zaten zaruri durumlarda bir mezhebi taklit edebilmek için o meselede o mezhebin bütün şart ve vaciplerini bilmek gerekir. Mesela aynı örnekle hanefi olan birisi abdest hususunda şafi mezhebini taklit edecekse abdestin şart ve vaciplerini şafi mezhebine göre bilmesi ve onlara riayet etmesi gerekir.
Müctehid alimler doktorlara benzer. Nasıl ki hasta olduğumuzda bir doktora gidiyor, onun tedavisini uyguluyor ve aynı anda iki üç farklı doktorun tedavisini uygulamak mümkün olmuyorsa; maddi ve manevi hastalıklarımızın ilaçlarını, Kur’an ve sünnet eczanesinden bizlere sunan müctehid imamları da taklit ederken, birini kendimize rehber yapmalı ve ihtiyaç yokken başka bir müctehidin kapısını çalmamalıyız.
Bununla beraber diğer mezheplerin güzel yönlerini kendi mehzebimizde gerekliliği olmadığı halde taklit etmek takva açısından çok güzeldir. Örneğin şafi mezhebinde kan akması abdesti bozmadığı halde vücudunun herhangi bir yeri kanayan kişinin abdestini tazelemesi takva açısından çok güzeldir.
Son olarak; midye yemenin hükmü diğer üç mezhebe göre helaldir. Bu üç mezhep Kur’an’da geçen ayeti delil kabul ederek deniz canlılarının hepsini helal kategorisine dahil etmiştir. Yalnızca hanefi mezhebi bu ayette helal kılınan canlıların sadece balık suretinde olanlar olduğu hükmüne varmış ve balık suretinde olmayan canlıların etinin yenmesini caiz görmemiştir. Buna göre midye, istiridye, ıstakoz, yengeç ve karides gibi hayvanların yenilmesi hanefi mezhebine göre caiz değildir. Caiz olmamasından kasıt haram mı yoksa mehruh mu dendiğinde tahrimen mekruh (harama yakın mekruh) olduğunu söyleyebiliriz. Yani Kur’an’da net olarak hükmü olan alkol ve domuz eti gibi bir haramlık söz konusu değildir zira bu ikisinin haram olmadığını iddia etmek kişiyi dinden çıkarır. Oysa midye ve diğerlerinin haram olmadığını iddia etmek kişiyi dinden çıkarmaz. Bununla birlikte harama yakın bir mehruhluk söz konusu olduğu için yenmemesi gerekir 🌺